Gizli stres, çocukluk inançları ve kendin olma cesareti

Gizli stres, çocukluk inançları ve kendin olma cesareti

Zihin ve bedenin birbirinden ayrılmaz şeyler olduğunu içgüdüsel olarak biliyoruz; tüm kadim şifa teknikleri biliyorlar. Çocukluk travmalarının yetişkin sağlığı üzerindeki etkisini biliyoruz ama hasta olduğumuz zaman dönüp bunlara bakmayan bir sistemin içinde yaşıyoruz.

Batı tıbbında hastalık, hastalığa sahip olan kişiden ayrı düşünülür; doktorlar hastalığı ilaçla tedavi ederler. Ama insanların hayatlarını nasıl yaşadıkları sahip oldukları hastalıklarla bağlantılıdır. 

"Doktorlar uzmanlaştıkça, vücudun bir parçası veya organı hakkında daha çok bildikçe o organın ait olduğu insanı anlama eğilimleri azalır." diyen Gabor Mate şunu ekliyor:

 "Nereden geldiğini bilmiyor oluşumuz doğru yöne bakmamaktan kaynaklıdır belki de."

 "Batı tıbbı, tıbbi teknoloji, farmakolojik gelişmeler..." diyor, "Zaman zaman şahane işler başarmıştır ama çok bariz olan bazı bağlantıları, eskilerin bildikleri de gözden kaçırmış, hiç o tarafa bakmamıştır."

Doktor yine de hastasına hastalığın başlangıcından önceki psikolojik durumunu veya bunun hastalığın gidişatını nasıl etkilediğini sormaz. Sağlık ve hastalık hakkındaki tüm inançlarımıza bir düalizm hakimdir. Bedeni, zihinden ayırarak anlamaya çalışırız. İnsanları, büyüdükleri, çalıştıkları, aşık oldukları, öldükleri ortamdan soyutlanmış bir şekilde yaşıyormuş gibi tanımlarız.

Oysa ki insan, organlardan ibaret bir maket değil, karmaşık sistemlerin bir arada çalıştığı ve sürekli birbirini etkiledikleri bir bütündür. Psikonöroimmunoloji zihin ve beden etkileşimini, sağlıkta ve hastalıkta duygular ve fizyolojinin ayrılmaz bütünlüğünü inceler. Duyguların, hastalığın yaratılması veya sağlığın yeniden kazanılması ile derin bir ilişki içinde olduğundan bahsediliyor.

Stres, organizma kendi varlığına yönelik bir tehdit algıladığında meydana gelen iç değişimdir. 

 Kısa süreli olduğunda koruyucu bir mekanizmadır. Ani bir tehlikeden kurtulmayı sağlamak üzere bedeni harekete geçirir. Buna akut stres denir. 

 Kronik stres ise kişinin ya tanımadığından ya da kontrol edemediğinden kaçmasının mümkün olmadığı stres kaynaklarına uzun süre maruz kalmasıdır.

 Duyguları tanımamak,

 bastırmak,

 diğerlerini kırmamak için kendini saklamak,

 onaylanmak için kendi istek ve ihtiyaçlarını dizginlemek,

 duygusal açıdan yetersiz, ihtiyaçlarımızı karşılamayan ilişkiler yaşamak,

 hayır demeyi bilmemek,

 öfkeyi sağlıklı bir şekilde ifade edememek,

 yardım isteyememek,

 yeterli sosyal destekten mahrum kalmak,

 çözümlenmemiş çocukluk travmaları,

 stresli ebeveynlere sahip olmak,

 sevilmeme korkusu

 gibi sebepler kronik/gizli stresi var eden ve sürdüren şeyler.

 Duyguları bastırmanın vücudun bağışıklık sistemini de baskıladığını ve hatta bağışıklık sistemini vücuda karşı çalışır hale (otoimün hastalıklar) getirdiğini ifade ediyor Mate. Süregelen stresin kemik zayıflatma, depresyon, karın bölgesinde yağlanma gibi sonuçları olduğunu da belirtiyor.

Mate'nin söylediği etkileyici şeylerden biri de insanın doğduğundan itibaren iki ana duygusal ihtiyacının olduğu.

 Birincisi "bağlanma" dediğimiz, bebeğe bir yetişkin tarafından bakılmasını/ yetişkinin bebeğe bakmasını sağlayan mekanizma.

 Eksik doğmuş yavrunun, kendi ayakları üzerinde durabilene kadar ihtiyaç duyduğu diğer kişi.

 Yani ilişki, en yakın ilişki. Sadece bebeklikle de sınırlı değil. İnsanın yaşamının her döneminde yakın ilişki ihtiyacının olduğu, yetişkinlikte ise bu yakın ilişkinin duygusal kalitesinin sağlık üzerinde belirleyici olduğu bilinen bir gerçek.

 Diğer ihtiyacı da "özgünlük/authenticity" olarak ifade ediyor Mate.

 Kendin olmak, kendinle bağlantıda olmak, sezgilerini duyabilmek şeklinde tanımlanabilir bu.

 İşin zor tarafı (stres), bu ihtiyaçların birbiriyle çelişebileceği durumlarda meydana çıkıyor.

 Basit bir örnek veriyor Mate:

 Çocuğun yemekten önce kurabiye yemek istedi. Sen de izin vermedin. Çocuk kendi isteğini bastırarak senin söylediğini yaptı. Öfkesini de göstermedi. "Ağlarken hiç güzel olmuyorsun" ya da "Bunda kızılacak ne var ki?" demiştin önceleri zaten. Çocuk, önce öfkelendiğinde sevilmediği kanısına vardı, sonra da kendi isteğini anne-babasının isteğine feda etti. Beğenilmek, sevilmek, onaylanmak için kendinden verdi. Öfkesini bastırdı. 

 (Bu özgünlük/öz değer kavramını daha iyi anlamak için Jesper Juul okumanızı öneriyorum. Ebeveyn çocuk ilişkisi bağlamında bunu çok basit bir şekilde anlatır. Çocuk Yetiştirme Rehberi/Sevgi ile Hayır demek kitapları Türkçe'de basıldı.)

 Velhasıl, çocuklukta yaşadığımız büyüklü küçüklü travmaların içimizde yarattığı etkinin farkına varıp çözmezsek yetişkinlik hayatımıza da taşıdığımız; savunma mekanizmalarından oluşan bir kişilik maskesiyle yaşayarak kendi özümüze ihanet ettiğimiz, bu ihanetin bedelini de sağlığımızla ödediğimiz sonucu bariz.

 Mate diyor ki:

 Sağlıklı sınır koymazsan, ötekilerin hoşuna gitmek için hissetmediğin gibi olursan ve bunu bir ömür boyu sürdürürsen vücudun senin söyleyemediğin "hayır"ları söyler. Seni durdurur. Feci bir şekilde. ALS ya da Alzheimer ya da MS ya da meme kanseri ya da testis kanseri ya da prostat ya da yumurtalık kanseri ya da başka bir büyük hastalıkla.

 Bir de şunu diyor:

 "Travmayı değiştiremezsin ama ona karşı duruşunu, içsel tepkini değiştirebilirsin."

 Yani "Senin Elinde!" diyor...