Salı Sohbeti - Öğretmenim Bi' Bakar mısın? - Doğan Cüceloğlu'na gittik

Salı Sohbeti - Öğretmenim Bi' Bakar mısın? - Doğan Cüceloğlu'na gittik

Araştırma ve Kültür Vakfı Konferansı’nda  düzenlenen Salı Sohbeti'nde bu hafta “Öğretmenim Bi' Bakar mısın? - Doğan Cüceloğlu” programındaydım.

Tek kelime ile müthiş bir enerji ve atmosferdi.

Konferansın içeriğine hemen geçmek istiyorum...

“Anne–baba’lık mı yapıyoruz, yoksa anne–baba olabildik mi?”

“Öğretmen’lik mi yapıyoruz, yoksa öğretmen olabildik mi?”

Bu soruları duyunca, kendimize hangi vasıftayız diye sorasım geldi. Hangi sosyal roldeysek acaba onu-luk/lik rolüyle mi yoksa özü ile mi gerçekleşiyoruz bizler diye düşündüm.

Ama asıl soru şu:

  1. Bizim gerekli rolümüzün özümüzde var olduğunun farkında mıyız? Rollerimizi öğrenmeden önce ise kendimizin farkında mıyız?

Biz bu sosyal kimliklerden birini, birkaçını edinmeden evvel özün/fıtratın ne olduğunu bilmemiz gerekiyor –ki insanı yaratan o kadar büyük bir potansiyelle yaratmış ve insana çokça büyük hasletler, özellikler yüklemiş.

Yapmamız gerekenler:

  1. Öz öğrenilecek.
  2. Özümüzü geliştirmeye yönelik bilgiler edinilecek.
  3. Bilgiler davranışa dönüşecek.
  4. Sonuç olarak da rol model oluşacak.

“İki insan birbirinin farkına varınca iletişim oluşur.

İletişim asla sözden ibaret değil. Yüzün nasıl, duruşun nasıl, bedenin nasıl; her şeyin mesaj değeri var ve insanın bunun farkında olması sorumluluk meselesi; işte olgun insan bunun farkına varır.

Sorumlu insan verdiği mesajları önemser!

Çocuk doğduktan altı saat sonra aldığı mesajların farkında. Altı ayda hissediyor; korteks olarak değil, hissediyor. Hatta anne karnındayken başlıyor bu hissetme. Çocuk doğarken beraber anne–babanın kendisiyle ilişkisi içerisinde ve annenin –babanın kendi aralarındaki ilişkisinde ses tonunu anlıyor ve yorumluyor. Bu sağlıklı gelişen bir çocuk mu yoksa korkak, pısırık olarak gelişen bir birey olma yolunda mı gidecek, bunu anne-baba ile çocuk ilişkisi belirliyor.”

Ben 4 yıl kadar anaokulunda öğretmendim, orada bir zaman sonra hangi çocuğun annesi çalışıyor, hangisinin annesi çalışmıyor, kimin ailesi otoriter ya da ılımlı daha çocuklar okula geldikleri günde anlayabiliyoruz. Nasıl mı? Korkak, çekingen ya da cıvıl cıvıl meraklı gözlerden okuyabiliyorsunuz bir çocuğun derinliklerinde yatan duyguları. Şimdi bu iki çocuğu değerlendirdiğimizde, öğrenmeye açık olan, korkmadan kendine güvenen çocuk mu başarılı olacaktır, yoksa korkak, çekingen, konuşmaya bile ürken çocuk mu?

Bırakalım çocuklarımız yaramazlık yapsın, kırsın, döksün.

Hata yapsın; birinci hata, ikinci hata, üçüncü hata… Hata yapmadan insan kendi doğrusunu nasıl bulabilir?

Kendi doğruları olmayan bir birey, kendi olabilir mi? Başkalarının doğrularını yaşarken hayatın anlamını nasıl hissedebilir ki veya başkalarının doğrularını yaşarken o dayatılmış doğrularla kimsenin olmadığı yerde aynı doğruları gerçekleştirmeye devam edecek midir? Bütün bu soruların cevabını kendimize soralım; biz bu sorulara nasıl cevaplar veriyorsak, çocuklar da aynı cevapları bize verecektir.

 

Kendi olmayan birey bize, toplumdaki rolünü bulup faydalı olabilir mi? Peki ya ailelerinin doğruları ile ileriki hayatlarına kendi olmayan bireyler kendine sınırlar çizebilir mi?

Kendi doğruları olmayan insanlar sınırları ihlal eder.

Anaokulundaki bir anım şöyle:

Çocuklara ne olacaksınız diye sorduğumda, erkek çocuklardan biri, ben hırsız olmak istiyorum, dedi. Evet, babam hırsız ben de hırsız olacağım dedi.

Şimdi doğruları nerede bu çocuğun? Ondan önce babanın doğruları ne?

Baba hırsızlık yapmayı özüne nasıl kabul ettirdi?

İşte bu son sorunun cevabı Doğan Cüceloğlu’nun sözünde.

“İnsanın özüne gözlerinden inilir.”

Bunu söylediğinde aklıma ilk gelen şey, günahlarımızın, önce gözlerin aşinasıyla başlayıp kulaklarımızla birlikte özümüze ulaşıp bizi de kendisine çekmesi.

Günah/yanlış –doğru kabul edilmeyen– olan ne varsa bunu ilk gördüğümüzde/duyduğumuzda tepkimiz çok büyük olur. İkinci gördüğümüzde/duyduğumuzda biraz büyük, sonraki basamaklarda daha küçük, küçük, daha küçük ve artık hayret etmiyoruz, alışıyoruz bu duruma ve sonunda normal, sıradan davranış haline geliyor. Düşününce, ailenize ilk yalanı söylediğinizdeki korku ve kalbinizin atışlarını sonraki basamaklarda düzeyi nasıldı? Düşünelim ki şu an toplum olarak yalan bizim için sıradan, normal bir davranış haline geldi. Hatta öyle ki yalan söyleyip kendi inananlar bile var. Bunu bütün davranışlara entegre ederek düşünebilirsiniz, öğrenilmiş davranışlardır bunlar.

Peki özümüzden nasıl bu denli ayrıldık? Evet, Doğan Cüceloğlu’nun da konferansa söylediği gibi; özümüze gözlerimizden indiler! TV programlarında sahnelenen aile içi ilişkileri gündüz kuşağında yayınlayıp gördükçe, duydukça olaylar özümüze bu şekilde ulaştı önce ve bu sergilenen davranışlar da bizde öğretiye dönüşmekte. Daha sonrasına başkalarında da sıradanlaşıyor ve zamanla bizim de o yanlışları yapma olasılığımız artıyor.

Doğan Cüceloğlu konuşmasının devamında:

“İlişkide 6 boyut

  1. Umursanıyor muyum?
  2. Olduğum gibi kabul ediliyor muyum?
  3. İlişki içerisinde yeri değiştirilebilinecek birisi miyim?
  4. Benim potansiyelime güveniyor mu, güvenmiyor mu?
  5. Emek ve zaman vermeye değer bulunuyor muyum?
  6. Sınırlarıma saygı var mı ve ekibin bir parçası olarak görüyor mu beni?

Ait olma ve birey olma!..

Ömür boyu ailenin bir parçası olma ihtiyacı...

Denetim odaklı ilişki:

Senin var olman bana bağlı, ben bilirim her şeyi, bana sormadan bir şey yapma! Sen benimsin!

Denetim odaklı kültür:

Ben kendi değerimi, yönetildiğim, otorite bildiğim kişiden öğrenmeye çalışıyorum.”

İşte bu ilişki açıklaması çok gerçekçi...

Devamında... “Balık suyun farkında değil!” dedi konuşmasını sürdürerek.

“Sevgi temeli:

Amacın sevgi ise 6 boyutu kullan.

  1. Ben varım, sen varsın, biz aynı ekipteyiz.
  2. Hatalıyız, insanız, olduğumuz gibi kabul edeceğiz.
  3. Ben değerliyim, sen değerlisin.
  4. Ben sana ne söylersem söyleyeyim senin değerini elinden alamam mümkün değil. Yaratan sana değer vermiş.
  5. Muhteşem bir potansiyelsin ve sen yolculuk yapacaksın.
  6. Merak edeceksin, merak ettiklerini sistemleştireceksin, yeni zorluklar çıkacak ama yine isteyeceksin. İnsan yolculuğa devam etmeli ki önünde sonunda gerçeği bulacaktır...

Bir çocuğun merak etme ve araştırması, bir toplumun en büyük değer olması lazım.

Evrenin tümünü keşfetmeye doğru bir yolculuk başlar insanda. Sevgi temelli, gelişim odaklı... Anne–babanın, öğretmenin temel hedefi: Bak etrafa, kimse olmadığı halde sen varsın, kendi tanığınsın, kendi gözünde var mısın ve ben varım diyebiliyor musun?

Benim kendimle ilişkim iyi diyerek güveniyor musun potansiyeline? Ben kendime saygılıyım, kimse benim haklarımı paldır küldür çiğneyemez (ama sorumluluklarımı yerine getiririm). Kendine emek ve zaman vermeye değer misin?

 Şimdiki halimde, 3 yıl sonraki halimle daha iyi olabileceğime inanıyorsam, kendime hizmet ederim.

–Sen varsın! Uğraş, yaparsın, ben sana inanıyorum.

Denetim odaklı: davranış ve sonuca bakar.

Gelişim odaklı: niyet–bilgi–davranış–sonuç var."

 

lafkafe.com | Sevim Pehlivan

Comments powered by CComment