"Bir Tek Konuda Uzmanlaşmayı 'Daralma' Olarak Görüyorum" – Birol Biçer ile konuştuk

"Bir Tek Konuda Uzmanlaşmayı 'Daralma' Olarak Görüyorum" – Birol Biçer ile konuştuk

Laf Lafı Açıyor | Birol Biçer – Lacivert Dergisi Yazı İşleri Müdürü

lafkafe.com | Belkıs Tunçay

 

 

—Merhabalar, Birol Bey, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Merhabalar... Kırk dokuz yaşındayım. Dergicilik alanında çalışıyorum. Severek yaptığım bir iş olduğundan meslek hayatımda sürekli olarak dergilerde çalışmayı tercih ettim.  

—Ne kadar süredir dergiciliktesiniz? Bir dönem, on beş sene kadar önce dergiler çok revaçtaydı.

İki binli yılların başından beri dergicilikteyim. Muhabir olarak başladım. Nokta Dergisi’nde yer aldım. Ardından Aktüel Dergisi’nde muhabirlik ve editörlük yaptım. Daha sonra Forbes Dergisi’ne geçtim; burada da beş yıla yakın çalıştıktan sonra son olarak 2018’de Lacivert Dergisi’ne geçtim ve yazı işleri müdürü olarak görev yapıyorum.

Ben gazeteciliği ve yazı yazmayı seviyorum. Bu mesleği özellikle sevdiğim için yapıyorum ve sürdürmekte ısrar ediyorum. Bana kalırsa terk etmek için geçerli bir sürü neden var ama ben yazı yazmayı, araştırmayı ve deneyimlemeyi seviyorum. Özellikle toplumsal, kültürel, dinî, tasavvufi konularda yazılar yazmak, haberler ve ropörtajlar yapmak önde gelen tercihim.

—Yelpazeniz çok geniş...

Dergiciliği seçme sebeplerimden biri, çok çeşitli konularla ilgilenmeyi seven bir insan oluşum. Tek bir alanla ilgilenmeyi, tek konuda uzmanlaşmayı entelektüel açıdan “daralma” olarak görüyorum. Hemen hemen her konuya daha genel ve geniş açıdan, daha bütüncül/holistik bakmayı tercih ediyorum; bu benim mizacımın da güçlü bir yönü; yoksa biri diğerinden daha değerli ya da değersiz olduğu için değil ama ben çok daha geniş bir dünyayla, çok daha derinlik ve çeşitlilik içeren konularla ve boyutlarıyla ilgilenmeyi seviyorum.

—Bu konuda genellikle insanlar, karşısındakini tek bir konuda iyi olarak görmek istiyor. Ancak siz öyle güzel bir şeye değindiniz ki; “Bir konuda uzmanlaşmayı daralma olarak görüyorum.”

Teşekkür ediyorum. Ben şahsen bir sürü konuyla ilgilenmeyi seviyorum. Örneğin, aynı anda bir sürü kitap okumayı da seviyorum.

—Aynı anda değil mi?

Evet; işte biri başucumda, biri yolda, biri iş arasında...

Tabii ben şuna da inanıyorum... İnsanın, belli bir konuda uzmanlaşması da gerekiyor. En az bir alanda iyi olmak şart zaten ama hayatın diğer alanlarını da ıskalamamak gerekiyor zira hayatın çok boyutu ve fazlasıyla derinlikleri mevcut. Hayat, tek boyutla idrak edilebilecek bir şey değil. Neredeyse sınırsız boyutları, unsurları var... Bunlardan sadece birinde uzmanlaşmak, meslekî anlamda iyi bir şey ancak varoluşsal açıdan bu kadarla sınırlı kalmak, kendini kısıtlamak anlamına da geliyor.

—İyi bir şey ama şöyle de olabiliyor bazen; insan bir şeyi yeterli yapıyor ve o işte iyiyse bu verimliliğine karşılık orada kalması öngörülüyor. Diğer şeylere yönelmesi istenmiyor; sanki kişinin dağılacağı sanılıyor. Tamam, bir insan bir şeyde iyi olsun ama birkaç şeyde de iyi olabilir.

Tabii ki... Aslında ilke olarak, ne yaparsanız en iyisini yapmak lazım; ama günümüzde iş bölümüne dayanan toplumda, bilimde, teknolojide her alanda “uzmanlık” dallarına alışılmış durumda. Artık günümüz her konudan anlayan, çok meseleye kafa yoran insan istemiyor. Sadece şu vidayı sıksın, sadece kimyadan çok iyi anlasın, sadece çok iyi yazar olsun gibi... Mesela aynı anda çok iyi bir sanatla uğraşıp, yazı yazıp, aşçılık yapıp, muhabirlik yapsanız, bunların yanında mistik meraklarınız olsa ve siz o konuda kendinizi geliştirseniz, bir yandan da bazı sporlara düşkün olsanız, bu, insanlara fazla geliyor. Çoğunlukla herkes kendi bakış açısına göre kişiyi tek bir kimlikle görme eğiliminde.

—Çok ilginç...

Evet... Çok yönlü bir insan olarak sizi nereye koyacaklarını bilmiyorlar... Anlattığım sadece bireysel bakış açılarıyla kısıtlı kalmıyor, hayata ve kurumlara da yansıyor. Öldürülen bir öğretmen çocuğu vardı. Babası oğlunun tedavi gördüğü hastanenin duvarına, “Modern tıp şeytandır” diye bir yazı yazmıştı. Bu derin bir sözdü aslında ancak tartışılmadı. Aslında bu örnek, konuştuğumuz konunun bir yönünü de anlatıyor. Örneğin modern tıp, insanı bütüncüllüğü içinde değil, parçalar şeklinde ele alıyor. Bir tür bölünmüşlük...

—Bütünü kapsamayan her iş eksik kalıyor.

Tabii... Bu, bütün branşlarda geçerli olan bir şey... Gazetecilikte de var, gıdada da var, tıpta zaten çok tehlikeli boyutlara varabiliyor, bilimde de var...  Bütün bilimlerde olduğu gibi sosyal bilimlerde de aşırı branşlaşma var ve bu aşırı branşlaşma yüzünden, birtakım düşünürler, filozoflar, insanların artık özellikle sosyal bilimlerin insanlara yol gösteremediğini, çözüm üretemediğini ileri sürüyor. Sebebini de aşırı branşlaşma olarak gösteriyorlar; çünkü herkes bir alanda ya da konuda uzmanlaşıyor ama onun gerçekliğini yani bütünü yorumlayamıyor. Mesela, çok iyi ekonomi, çok iyi siyaset biliyor ya da bir bölge ve tarihi üzerine uzman oluyor ama dünyanın genelinde olan, birbirini bütün etkileyen ilişkiler yumağı perspektifinde elindeki meseleyi tam olarak yorumlayamıyor, tahlil edemiyor. Oysa uzmanlaşmanın yanında daha genelleyici, disiplinleri birbirine bağlayacak, bütünü görecek insanların ve birikimlerinin de dikkate alınmasını gerektiriyor. Resmin bir noktasına odaklanmak resmin bütününü görmeyi engelliyor. “Uzman” diyoruz, diğerine bir şey demiyoruz. Hâlbuki İngilizce ve Fransızca gibi dillerde “expert” denilen, uzmanın yanında bir de disiplinler arasındaki bağlantıları kurabilecek donanımdaki insanları anlatan “generalist” (jeneralist okunur) terimi vardır. Bu terimin Türkçe karşılığı bile yok. En fazla “kültürlü kimse” olarak bir karşılığı var oysa bu sadece genel kültür sahibi olmakla sınırlı bir şey değil; bu, pek çok konuda belli bir birikim sahibi olan, genel bakarak ancak bu bakış sebebiyle resmin genelini, bütününü görebilecek donanıma sahip insan anlamına geliyor. Ne yazık ki biz de bu tür insanlara “fuzuli işler müdürü” ya da “ukala” gözüyle bakılıyor.  Oysa geçmişte “hezarfen” tabir ettiğimiz, çok değişik konularda beceri ve bilgileriyle tamayüz eden şahıslar vardı. Bir nevi onlar gibi…

Ben şuna inanıyorum; bütün olaylar (abartmamak şartıyla) birbirlerini bir ölçüde etkiliyor. Bütün olaylar arasında az ya da çok etkileşim söz konusu; aralarında bağlar var. Herkes sadece kendi bulunduğu, anladığı bakış açısından bakınca bütünü göremiyor. Ben, “süper generalist” dediğim, uzman olmasa da son derece geniş bir birikime ve kuşatıcı bakış açısına sahip çok alanda bilgi ve deneyim sahibi insanların da bulunması gerektiğini düşünüyorum –ki bütünü görebilsin, yorumlayabilsin. Olay bu...

—Sanıyorum dar alanlardaki insanlar yani parçalar hem bütünü oluşturamıyor hem de bütünü gören yok.

Meşhur bir motto vardır: “Bütün, parçaların toplamından ibaret değildir” çünkü o parçaların her birinin kendi aralarında gözden kaçırdığımız bir sürü ilişki söz konudur; bütün, tüm yönleriyle bu ilişkiler yumağını da içeren bir şeydir. Mesela bu oda, sadece bu masadan, buradaki eşyalardan, içindeki insanlardan ibaret değil; bu odada konuşulanlar var, bu odada yaşanılanlar var, onları da katmak gerekiyor. Oysa, kimine göre bu oda on iki metrekarelik bir yerden ibaret.

—Belki de en önemli şey, aradaki bu iletişim–etkileşim yumağının ıskalanması...

Elbette... Örneğin, sürekli değişen farklı farklı roller var; bunların çoğu izafi ama aynı zamanda değişebiliyorlar da. Doktor bana bakınca “hasta” görüyor mesela. Bir dükkâna gittiğinizde satıcı sizi “müşteri” olarak görüyor; vergi dairesine gittiğiniz zaman size “mükellef” gözüyle bakıyor, değil mi? İnsan çalıştığı yerde “personel” olarak görülüyor, yani kişinin geri kalanıyla ilgilenilmiyor; belki o sırada ilgilenilmesi de gerekmiyor ama kişi bütün bunlardan ibaret değil. İnsan, kendi üzerinde tüm tanımları toplasa yine o kişinin kendiliği ortaya net olarak çıkmaz çünkü insan çok daha geniş bir şey... Bütün, parçaların toplamından ibaret değildir. Siz, organlarınızın toplamından ibaret değilsiniz; arada can, ruh, zihin, dugular olmasa yine siz olmayacaksınız. İnsanın etiketine zahiren ya da fıkhen itibar ederiz ama hakikatte o bu mudur yani? İnsan, kendine taktığı ya da başkalarının tanımlamak isçin taktığı bir etiketle açıklanabilir mi?

—İnsan kendini bir yerde durdurmadığı, tek bir kavrama sığdırmadığı sürece daha çok gelişir, değil mi?

Evet. Tabii ki. Durmak ne Allah’ın ne yarattıklarının şanında var. O her an yeni bir şen üzeredir ve O tek bir cihetle, veçhe ile tanımlanamaz zira yüzünüzü hangi yöne çevirirseniz O’nun vechesini görürsünüz; bu, O’nun kendi sıfatlarını yansıttığı, tecelli ettirdiği mahlûkat ve bizim için de geçerli. O’nun için gelişmeden bahsedemeyebiliriz ancak bizim için bu söz konusu.

—Peki siz?

Mesleki anlamda bana gelirsek; yıllardır siyaset haberi yapıyorum, din haberi yapıyorum, pop kültür haberleri, insan ve toplum haberleri, uluslararası haberler yapıyor ya da çeşitli konularda yazılar yazıyorum. Bu mevcut medya kafasında pek geçerli bir şey, hatta bir tür intihar sayılır. Geçerli anlayışı daha çok şöyle tarif edebilirim: “Her şeyle ilgilenen hiçbir şeyden anlamıyor demektir.”

Otomobil fabrikatörü Henry Ford’dan ve zincirleme iş düzeneğinin icadından beri insanlardan tek bir konuda iyi iş yapmaları bekleniyor; “Biz bir sistem kurduk, senin yerin burası, burada bu vidayı sıkmak, diğerininki de kaportayı takmak vs…” misali. Böylelikle bu kolektif işin sistemli bir şekilde yürümesi sağlanıyor. Bizden bunu istiyorlar ama hayat bir fabrika bandından ibaret değil ve gerçeklik böyle bir şey değil.

—Bir insanın tek bir ihtiyacı olmadığı gibi... Aslında bu noktada durumu somutlaştırsak; örneğin siz bir televizyonda birçok şeyi sunuyorsunuz ve sizi birileri izliyor; yani siz, bir kişinin ilgilenebileceği birçok alanda onun ihtiyacını yerine getirebiliyorsunuz. Bir insanın ihtiyacı sadece doktor olmadığı gibi, bir kişinin verebileceği, sunabileceği birçok çeşitliliği, o ihtiyacı olan tek bir kişiye siz verebiliyorsunuz. Bir yandan çok çeşitlilik üzere bir yaşam biçimi, bir yandan ise bunun dezavantajlarından bahsettik. Sizin bunu tercih etme sebebiniz nedir?

Dergi işi daha geniş, daha donanımlı... Her gün malumat peşinde koşmaya değil, ilgi çekici bir alanı enine boyuna öğrenmeye, incelemeye ya da deneyimlemeye yatkın ve bu haliyle günlük malumat peşinde koşmaya nazaran zihinsel açıdan daha doyurucu. Sıra dışı insanları daha yakından tanıyor, çalışmalarını ve ortamlarını deneyimliyor, sohbet ediyor ve bazen hallerini yaşıyorsunuz... Tüm bunlardan sonra bunları kaleme aktarıyorsunuz...

Peki, ben olaya niye böyle bakıyorum? “Süper generalist” dediğim, süper genelleyici, bütün bu ayrı disiplinleri, birbirinden artık kopmuş olan branşları, hatta bilimleri birbirine bağlayacak daha üst ve kuşatıcı bir perspektiften bakan,  bağlantısız ve dağınık görünen olgu ve bilgileri şemsiye misali toplayan insanların olması gerektiğini düşünüyorum; çünkü uzmanlaştıkça bilgi çoğalıyor, derinleşiyor ancak aradaki mesafe de o kadar kopuyor... Farzı misal, bir kalp doktoru mideye yabancı kalabiliyor ya da sağlık haberi yapan bir gazeteci, politika konusunda bihaber kalabiliyor. Magazinle uğraşan biri siyasette ya da entelektüel–fikri konularda sıfır kalabiliyor.

—Bu kopuş da tehlikeye gidiyor...

Evet, tabii ki ama niye böyle? Hakikat diye bir şey var ve hakikat de bu gördüklerimizin, duyduklarımızın toplamı değil çünkü bu gördükleriniz, bildikleriniz size gösterilenler; bir de gösterilmeyenler var...

***

—Geçen bir söze rastladım. Siz, diyor: Siz bir ruha sahip değilsiniz, siz bir ruhsunuz. Siz, bir bedene sahipsiniz.

Evet... “Ben size ruhumdan üfledim” diyor, “Size ayrı ayrı ruhlar üfledim” demiyor; “Kendi ruhumdan üfledim” diyor. Biz tek bir ruhuz aslında: O ve O’nun ruhu! Bu hakikat, idrakine ulaşılmayıp da fikir seviyesinde kaldığında insanı zındıklığa götürebilecek çok keskin ve kaygan bir viraj aynı zamanda...

—Zaten ruhun yapısında var; yoksa Firavun gibi ilahi feveranlar nereden çıkacak...

Evet... Bazı tipler, Örneğin Uzak Doğuda, Hindu öğretilerinde bazı sırlara vakıf olup “Ben tanrıyım” diyebiliyorlar; işte orada kaybediyorlar. Dur bakalım, tanrı sen olabilecek kadar kısıtlanamaz. Sen ondansın ama “Ben oyum” dediğin an onu kısıtlamış oluyorsun. O sınırsız ve bütün eksik sıfatlardan münezzeh; sen ise kısıtlısın...

—İnsan, birini gördüğü zaman Allah’ı hatırlıyorsa, kazanıyor.

Allah’ın olmadığı neresi var mesela? Her baktığınız yerde onu sıfatlarıyla görebilirsiniz ama onu bütüncüllüğüyle görüyorum diyemezsiniz çünkü bu sizin kendi idrakinizle onu sınırlamak olur.

Şimdi, İslam’da akıl vardır ve Kuran’da iki yüz küsur yerde de “Akıl etmez misiniz” mealinde hitaplar geçer fakat İslam’daki akıl, salt teorik akıl değildir ve rasyonel akıldan da ibaret değildir: Ameli akıldır; eylemsel akıldır yani...

—Oysa insanın inançlı olmaktan ilk anladığı “inanmak”... Sadece inanmak... İlk anladığı inanmakta kalıyor insan ve onu aşamadığı için de eylemsel akla geçemiyor.

Bir şeyi teoriyle asla tam bilemezsiniz; ben size saatlerce baldan bahsetsem ağzınız balın tadını almaz. Size günlerce yağmurdan bahsetsem, ıslanmazsınız... Bir hafta boyu en güzel yemekleri anlatsam karnınız doymaz, tam tersine açlığınızı daha çok tetikler. Onun için Kuran’da, bize hitap eden, rasyonel aklı da içeren ama onu fersah fersah aşan külli akıldır.  Bize nasihat edilen de ameli akıldır, asıl olan budur; sadece teoride kalınmayacak ama teori ve mantık da ihmal edilmeyecek. Teoriyle beraber eylem, uygulama ve ötesinde de bunun bizzat zevk ederek yani tadarak, yaşayarak bilinmesi, idrakine varılması...

—İmanın iki türlüsünden bahsedilir; taklidi iman ve tahkiki iman. Taklidi iman ezber üzerine, tahkiki iman ise ilim öğrenmek ve amel etmek üzerine…

Tabii... İşte bunun için “ilmi ile amel eden” alimlerden bahsediliyor hep dikkat ederseniz. Yemekten bahseden adam var; ama yemekten bahsetmekle kalmayıp kendi yemeğini kendi yapan adam da var ama yemiyor, başkasına yediriyor; bir de yemekten bahsedip, yemeği yapıp, yemeği yiyen ve artı onun lezzetini ve ondan aldığı gıdaları, doygunluğu vs. hisseden adam var. Yani, hangisi daha iyi bilir; bu üçünü yerine getiren ve hayatına tatbik eden adam bilir, mevzu bu...

—Sohbetin özeti de bu aslında...

İşte, dar bir alanda uzmanlık şart olabilir ama herkesin hayatı ya da kendi hayatını ve onun katman katman boyutlarını kendi kişiliği muvacehesinde daha geniş boyutlu olarak öğrenmesi, idrak etmesi, bilmesi de söz konusu. Bu ise çok boyutlu olmayı, en azından çok boyutlu bakmayı gerektiriyor.

—Bir yandan da bir eğitimci var, şöyle diyor; “Evde makineler var... Elektrik süpürgesi, kahve makinesi, çamaşır makinesi vs... Hepsinin ayrı programları var ve insan hepsine ayrı kafa yoruyor.”

Filozof Diyojen’den beri bu böyle; bütün bunlar yani hayatımıza sokulan temel ve doğal olmayan unsurlar fazlalık ve saçmalık olarak görülüyor. Lükstür, emellerdir... Doğada kendiliğinden olmayan her şey, insanın ürettiği matematik, kimya, sanatlar vs. gibi bilimler de dâhil olmak üzere –biraz aşırı uçta bir adam ama–  Diyojen’in temsil ettiği zihniyet tarafından saçmalık olarak görülüyor. “Bunlar bizim hastalıklarımız aynı zamanda” diyor çünkü bunların bize verdiği konfora, arzulara, emellere sürekli yöneliyoruz ama öte yandan da bunları kaybetme korkularıyla, endişeleriyle meşgulüz ve bu arada yaşadığımızı anlamıyoruz; hakikatimize odaklanamıyor, idrak edemiyoruz. Bu yaklaşım o zamandan beri var ama bu kadar aşırı düşünmeye de gerek yok. Bunlar olsun ama insan kalbini ve kafasını bunlara bağlamasın aslında. Mesele bu; bunu başarabilmek... Bunlar olacak tabii... İnsanlığın gelişimini, insanların aklını kullanarak bir şey üretmesini engellemenin bir anlamı yok. Bu, bildiğiniz gericiliktir ama kalkıp bunlara varlığını bağlamak da çok anlamlı değil. Yani denge, denge... Hep denge...

—Aslında Kuran’ı Kerim de çok çeşitli bir anlatıma sahip...

Evet... O bir tarih kitabı değil, o bir matematik kitabı değil. O bir felsefe, sosyoloji, ekonomi, ahlak, bilim, metafizik kitabı değil; ama tabii ki bunlar ve bunların ötesinde hepsi var çünkü hayatta hepsi var. Düşünün, bizim mesleğimizden örnek vereyim: Politikayla ilgili bir olay söz konusu diyelim fakat orada sadece politika mı var? Hayır; politika ağırlıklı olabilir ama içeriğinde kaçınılmaz olarak insan hikâyesi var, bazen aile ilişkileri, ahlak ya da entrika var. Bazen içinde tıp, kimya, yerine göre müzik var ve daha bir sürü şey olabilir; Kur’an da öyle... Siz sosyolojik bağlamda bakarsanız, oradan çok güzel sosyoloji temelli şeyler çıkarabilirsiniz. Bir tabip gözüyle, bir sürü sağlık ilkesi ve faydalı fikir çıkarırsınız. Bir psikolog olarak baksanız, oradan insan psikolojisine dair neler neler çıkarırsınız. Felsefi olarak da tarihsel olarak da baksanız o disiplinlere dair birçok çıkarım yapabilirsin ama bunlar onu yani Kur’an’ı tek başına bir tarih, felsefe, hukuk, ahlak, sosyoloji, coğrafya ya da kozmoloji vs. kitabı yapmaz. Onda her şeyin nüvesi, misali, ölçüsü vardır ve bunların hiçbiri onda tek başına bulunmaz. Hepsi bir aradadır; tıpkı hayat gibi.

Din neden vahdete çağırıyor, tevhide çağırıyor? Tevhit bütün varlığın, mükevvenatın birliği demek. Ancak varlık sayı anlamında bir değil ki... Bunların hepsi toplandığında, sıkıştırıldığında bir tek varlık olur anlamında da değil... Bunların hepsi bir tekillik zaten ama sayı olarak bir değil. Bunların hepsi bir tekillik; birbirinden ayrı görünen sonsuz suretlerde tecelli ediyor olsa da aslında o parçalanmaz, bölünmez ve her zerresinin her zerre ile irtibatı söz konusu... Tasavvufun erbabı yüz yıllardır bunu anlatmaya çalışıyor ama dille anlatılabilir bir şey olmadığı için de salt rasyonel akılla idrak edilemiyor; zira tevhit ya da birlik denilince rasyonel akıl otomatik olarak sayı olarak bir perspektifinden bakıyor ve  çoğu zaman İbn-i Arabi gibi zirveleri bile zındık olmakla suçlayanlar çıkabiliyor; anlamadıkları, idrak edemedikleri, salt rasyonel akılla anlamaya çalıştıkları için bu şekilde yargılıyorlar. Hakikati bilmek önemli... Hakikati bilmek de insanın kendi hakikatini bilmesiyle oluyor ama bu lafla anlatılarak olacak bir şey değil. Binlerce yıl konuşsak olmaz, sadece dedikodusunu yapmış oluruz çünkü bunun hâle dönüşmesi yani deneyimlenerek yaşanması ve ameli olarak idrak edilmesi lazım. “Kendini bilmek” denilen şeyin, teoriden, laftan başlayıp, gerçeğini ve en uç mertebesini idrak edene kadar yaşanması lazım ki bilinsin. O arayışın, o bulmanın deneyime, hâle ve idrake dönüşmesi lazım ki o zaman bilinsin; yoksa böyle birbirimize lafları satan, hakikatin ve ona dair hallerin dedikolarını satan insanlar olmaktan öteye gidemeyiz ve gidemiyoruz da.

İslam aşkla kemale erer diyebiliriz. Kemale ermek son bulmak, bitmek, tükenmek değil; tamamlanmaktır diyelim. İslam aşkında nihai nokta tevhittir ve tevhide ulaşmak aşkla olur. Ancak aşk dediğimiz bu şey gündelik hayatta adını verdiğimiz ve bildiğimizi sandığımız duygusal yönelim değildir. Bu olsa olsa aşk denilen merdivenin binlerce basamağından biridir. Yine teşbihte hata olmaz diyerek, İslam, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm boyutlarıyla kâinatta geçerli olan, var olan sistemin bizatihi kendisidir; Kur’an da onun ana yazılım planını, bu sistemle uyumlanmayı gösteren pusuladır.

—Yüreğinize sağlık Birol Bey, bu anlamlı ve değerli sohbet için size çok teşekkür ediyorum...

lafkafe.com