Öteki... - Mahmut Doğru yazdı

Öteki... - Mahmut Doğru yazdı

Madalyonun diğer yüzü diye tanımlamıştı hep bu kelimeyi. Her kendi kullandığında veya kulağına çalındığında. Ve merak kelimesini işte bu yüzden sevmeye başlamıştı. Hep merak ettiğinden ötekiyi. 

Aslında kolay olmadı hiçbir şey. Tamam, zoru severdi ama, bu başka bir zordu. Öyle tarifi de imkansız değildi aslında. Ama arife tarif ikileminde buluyordu hep kendini. Kendi Arifliğinden şüphe duyması bundandı işte. Kolay olmayacaktı artık hiçbir şey, ne sessiz kalabilecekti ne de bas bas bağıracak. Ve böyle kavramaya başladı denge mevzusunu, boğazında düğümlenen o son noktada. Gözleri nemlenmiş yakalayacaktı çoğu zaman kendini ve bir rüzgar kuruluğunda ürperecekti ansızın geceleri.

Başka bir yol var mıydı acaba? Hep bu soru kurcalayacaktı kafasını, ah akılsız ben diye haykırmalara sebep olacak. Ama olan olmuştu. Geçmişti. Hem geçmişe saplantılı yaşayamazdı ki. Hangi insan geçmişi tekrar yaşayabilirdi? Onun için mesele bugün ve yarın olmalıydı ve olacaktı zaten. Şimdiki en ufak bir tartışmanın geçmişten nasıl beslendiğini düşünürken yakaladı kendini bir an. Eşiyle, dostuyla, dünyayla… İşte o an anladı ne kadar basit yaklaştığını tüm her şeye ve ne kadar zayıf olduğunu görmesi. En ufak bir tartışmayı bile kendi zaman çizgisinin dışına taşırması ve olası tüm varyasyonlar üzerinde mutlak otoriter davranması. Ve yavaş yavaş uyanan bilinç.

Yaşamı boyunca eğilmemişti kimsenin sorunlarına. Daha doğrusu ona neydi ki başka yaşamlar. Bir derece haklıydı kendince, ona neydi ki başkası. Ama ya kendi, o da başkası değil miydi?

İşte bütün mesele burada kopuyordu aslında. Tamam, biraz bencillik iyiydi ve sevelim bizim olan beni ama ya öteki? Öteki biz, ben, sen, bizden olmayan? 

Bu sorulardı geceleri yatmaya çalıştığı esnada beyin hücrelerini kemiren ve gözlerinin altında ki morluğa sebep olan. Saat gecenin yarısını geçeli baya olmuştu, acaba ötekilerde uyanık mıydı onun gibi? 

Bu uyuyamadığı zamanların birindeydi işte onu bu hale getiren ötekilerin perde arkası yaşamıyla karşılaşması. Serin ve esintili bir sonbahar akşamı veya pardon gece yarısıydı. Yağmur, her an yağacak gibi ama bir türlüde bırakmak istemiyordu sanki bulutları. 

Önce hafif bir müzik sesi çalındı kulağına. Rüzgarla karışık yeni bir melodi keşfetmiş gibi ışıldadı gözleri. Derken sokağın köşesinden beliren araç farları ile devasa oluşan gölgesine baktı bir an. Ne heybet vardı benliğinde ama. Koskocaman ve sonra sönükleşen ışıklar altında ufalanan ve yok olan bir gölge, benlik… Demek böyle oluyordu, kocaman sandığımız ve aslında hiç olmayan hiçlerdik. Ve benlik kendini kocaman bir hiç olarak algılayacaktı artık. 

Zaten köşe başı mendil satan çocuğa iğreti baktığı içindi tüm bu kendiyle hesaplaşmalar. Yerinden, yurdundan edilmiş onlarca Suriye’linin oluşturduğu mahallenin önünden geçerken görmüştü öteki çocuğu. Ve hep kızmıştı onlara, neden savaşmadan kaçıp geldiklerine anlam veremiyordu, son model telefonundan #prayforsyria yazarken. Ve bir anda gözleri takılı kaldı Arapça harflerle süslü tabelaya. Karşı değildi tabi buna ama yıllardır beraber yaşadığı Kürtler ve Anadil sorunu belirdi gözlerinin önünde. Bir garip ürperti hissetmesi ve bir nebzeöteki olma hissi doğması hep bunların toplamıydı.

Yıllanmış duygular içindeydi belediye bankının üzerinde sızan şarapçıların yanından korkuyla geçerken ve onları yaşamın bu sarhoş köşesine iten yaşanmışlıkları düşünür bularak kendini. Ya köşe başı müşteri bekleyen hayat kadınları veya travestileri her gördüğünde beynine hücum eden kana ne olmuştu bugün? 

Kocasından dayak yiyen kadını gördü açık kalan perdenin birinden ve kömürlükten cılız gelen bir çocuk sesi. Ve hiçbir günahı yokken işinden olan öğretmen komşusunu. Ve korkuyla etek giyen, korkuyla örtünen, gece tedirgin bir şekilde sokakta yürümeye çalışan, o olmayan ötekiler.

 

| Mahmut Doğru